Ezber Bozmak mı, Safı Terk Etmek mi?
Ezberimizi bozanlar ya da "ezber bozmak"la övünenler gerçekten iyi bir şey mi yapmış oldular?
Hayır, bilakis! Türkiye’de "ezber bozmak" söylemini dillerinden düşürmeyenlerin bu milletin köklü hafızasında açtığı tahribata bakıldığında durumun vahameti açıkça görülecektir. Tarih boyunca güçlü bir hafızaya ve sağlam bir idrake sahip olan Türk milleti; önce mukaddes kitabı Kur'an-ı Kerim’i zihnine ve kalbine hıfzeylemiş, ardından bağımsızlığının ve hürriyetinin simgesi olan İstiklal Marşı’nı benliğine kazımıştır. Ancak bu aziz millet, kelam-ı ilahiyi ve milli antlaşmasını unutmadığı gibi, tarih boyunca kendisine yapılan kalleşlikleri ve ihanetleri de asla unutmamıştır. Buna karşılık "ezber bozma" iddiasıyla ortaya çıkanlar, toplumun sarsılmaz değerlerini sarsarken kapitalizmin dayattığı tüketim kültürünü, modernizmin sahte cazibesini ve ahlaki yozlaşmayı bizzat enjekte etmişlerdir. Son dönemde bu söylemle paralel biçimde parlatılan "sıra dışı olmak" kavramı da dışarıdan bakıldığında özgürlükçü ve sempatik görünse de derinlemesine incelendiğinde büyük bir gayriahlakiliği ve kuralsızlığı meşrulaştırma çabasını barındırır. Oysa bizler hiçbir zaman asil bir duruşun, kadim bir sıranın dışına taşanlar olmadık; aksine her zaman doğrunun yanında saf tutan, ilkesel bir çizgi belirleyen ve hakikatten yana taraf olmaktan asla çekinmeyen bir millet olduk. Zira üzerinde nefes aldığımız bu kadim coğrafya ve sahip olduğumuz köklü sınıf bilinciyle yoğrulan maya, bizlere tarafsız kalmayı değil, daima adaletin yanında saf tutmayı emretmektedir.
Bizden önceki ecdadımız, yani medeniyeti ilim, irfan ve adaletle inşa edenler, insanlık zihnini derinleştiren varoluşsal büyük sorular sorarak bu muazzam mirası bizlere emanet etmişlerdir. Zira medeniyet tarihi, hakikati arayan bu büyük sorulardan ve o soruların yankılandığı kadim şehirlerden ibarettir. İlk büyük soruyu soran Atina, "Hakikat nedir?"diyerek felsefi düşüncenin kapısını aralamış, İslam medeniyeti ise Atina’nın bu arayışını yok saymayıp akıl süzgecinden geçirmiştir. İkinci büyük soruyu soran Kudüs; hakikatin zaten aşikâr olduğunu, Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlığa bildirildiğini vurgulayarak, "Bu hakikate karşı sorumluluklarımız nelerdir ve insanlık için nasıl bir adalet düzeni inşa edebiliriz?" arayışına girmiştir. Üçüncü ve en hayati soruyu ise Medine sormuş; âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.v.) ve O'nun izinden giden Ashab-ı Kiram bu soruya bizzat hayatlarıyla cevap vermişlerdir. Medine'nin sorusu, "Biz bu ilahi hakikati merhametli, yaşanabilir ve adil bir dünyaya nasıl dönüştürebiliriz?" olmuştur. Medine’nin temsil ettiği bu merhamet medeniyeti ve Türk-İslam sentezi anlayışı; özellikle 1980’lerden 2016 yılına kadar nitelikli bir entelektüel ve fikri varlık sürdüren, sonrasında ise siyasi tarihin derinliklerine gömülen Ülkücü Hareket'in vazgeçilmez mihenk taşı ve ana omurgası hâline gelmiştir.
Zaman içerisinde siyasi yapılar güç kaybetse, çehre değiştirse veya tarihteki yerini alsa da Türk-İslam sentezi, halkın vicdanında ve sosyolojik gerçekliğinde karşılık bulmaya devam etmiştir. Çünkü Türk milleti, Resûl-i Ekrem Efendimize (s.a.v.) her daim derin bir hürmet, karşılıksız bir sevgi ve sarsılmaz bir sadakatle bağlı yaşamış bir millettir. Bu milletin medeniyet tasavvuru öyle derin bir merhametle örülmüştür ki Müslüman olmayan bir kapı komşusu dahi bir haksızlığa uğradığında, sırf hakkı ve hukuku korumak adına kendi başını belaya sokacak kadar Sünnet-i Seniyye’nin ruhuna sahip çıkmıştır. Çünkü Türkler, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) komşuluk hakkı, insan onuru ve adalet üzerine buyurduğu hadis-i şerifleri yalnızca dille tekrar edilen birer ezber olarak görmemiş; onları vicdanının, toplumsal ahlakının ve günlük yaşamının tam merkezine yerleştirerek bizzat hayata geçirmiştir.