Vatanımız Bu Topraklar değil ise Hiçbir Yer Değildir!
Okuma yazmayı öğrenene kadar kendime sürekli sorduğum şey ismimin neden Hasan Hüsnü olduğuydu ve on sekizime kadar bu sorunun cevabını aradım. Aslında merak ettiğim, bu isim varsa eğer özümde olan varlığa mı, yoksa özümü yoğuran ve bana hitap eden başkalarına mı aitti? Cevabını bulmuş olsam da, daha sonra yirmili yaşlarıma kadar sorduğum soru ise hangi yoldayım veya bir yol seçmek zorunda bırakılıyorsam, yani içerisinde bulunduğum, doğduğum ve büyüdüğüm topraklar beni bir yol seçmeye icbar koşuyor ise bu nedir oldu. Hamdolsun bunun da cevabını buldum ve yolum şüphesiz “İstiklal Yolu” olmalıydı. Çünkü topraklarımız yeteri kadar kan ile sulandı ve vatan oldu. Ben yeteri kadar kan olduğunu ise İstiklal Marşı’mızın şairi Akif’ten öğrenmiş oldum… Eğer yeteri kadar kan dökülmemiş olsaydı Akif bize iki etnik milliyetten bahsederdi lakin İstiklal Marşı’nda tek bir milliyet var, o da Müslüman milleti oldu. Şu an vatan topraklarının haritasına bakınca Meriç Nehri’nden Babü'l-hava’ya kadar kara parçası gösteriliyor ama biz buna da karşıyız çünkü düşman vatanımızı işgal ettiğinde bir yemin etmiştik, o da Misak-ı Millî, yani milletin yemini oldu. Haliyle vatan dediğimiz topraklar Selanik, Batum ve Kerkük’ü içerisinde barındıran bir vatan olmalıydı. Peki, Türk milletinin ettiği bu yemin nasıl oldu da unutturuldu? Şüphesiz imparatorluk devamı olan cumhuriyet rejimini teslim alan pek kuvvetli ve basireti bağlanmamış kadrolar; aslında ileriki dönemlerde özellikle çok partili sisteme geçmemesi ve muhaliflerin tek bir elden sistem dışına çıkarılması ile unutturuldu. Bu süre zarfında yeminimize en büyük zarar veren politika ise beş yıllık kalkınma planları olmuştur. Çünkü monarşilerin tek tek yıkılıp halkların sıra sıra cumhuriyet rejimlerine geçmesi ile sanayi hareketlerinin hızlanması ve sömürgeciliğin emperyalizme evrilmesi ile sonuçlandı. Daha sonrasında ise bizim gibi yükselmeye çalışan devletlerin ise sanayi atılımlarına ayak uydurma yarışında kendilerini kaybetmiş olmaları ile devam etti. Emperyalist devletlerden ekonomik destek alan devletler, aslında farkında olmadan birden onların ileri karakolu haline gelmiş oldu. Esasen Türkiye çok partili hayata bir şekilde geçmiş olsa da; ABD ile yakın ilişkileri, gerek modernleşme çabaları ve Sovyet Rusya’ya karşı olan çekincelerini göz önüne alarak tam bir ileri karakol oldu. Menderes büyük adamdı ama bazı şeylerden vazgeçilmeye mecbur bırakıldı; yani demokrasinin tesisi ve halkın refahı için bunları göze aldı. Elbette çok hataları da oldu ama bence en büyüğü, yabancı yatırımcının uğradığı zararın devlet hazinesinden karşılanması oldu ve Özal bu borçların sonuncusunu ödeyen adamdır.
Şöyle demişti o da:
“Allah milletimize böyle bela bir daha vermesin.”
Halk refah gördü ve Marshall Planı tıkır tıkır işliyordu. Lakin bu yardımlar alelade yardımlar değildi; bana kalırsa Anadolu irfanı bunun farkındaydı ama bu Amerikan sevgisi de yok değildi. İşte Amerikalılar aklı sıra bize kendini sevdirecek ve Sovyet Rusya’yı çevreleyecek. Lakin esas konu bu değil; bu yardımlar ile Amerikancı olanlar ile Altıncı Filo karşıtı olan 68 kuşağı arasındaki çatışmaların hazırlanması… Bir de bunların yanı sıra hem faşist hem de gerici olarak adlandırılan ama bence Misak-ı Millî’ye sahip çıkan kesim. Anadolu insanı çok badireler atlattı ve çok acılar çekti; cumhuriyetin ilk yıllarında kimi zaman elinden ekinleri gitti, kimi zaman ihtilal ile evlatları… Ama milletimiz devlet geleneği bilen bir millet olduğu için düştüğü yerden kalkmasını ve yeniden toparlanmasını; bununla beraber ak ile karayı, yaş ile kuruyu ayırmasını biliyor. Hükümetler her zaman ilk geldikleri yıllarda iyidirler; yani en azından halkın gözünde öyledir. Çünkü halkın içinden gelip halk tarafından o koltuğa oturtulmuşturlar, halk ile tabağa kaşık çalmışlardır. Ama bu kutun herkese nasip olmadığı da bence aşikârdır. Yani buna örnek vermek gerekirse Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde parlayan ve Şehid-i Âlâ Gazi-i Namdar olarak anılan Harbiye Nazırı İsmail Enver Paşa’dır ama kut Mustafa Kemal Paşa’nın yüzüne gülmüştür… Ben bu benzetmeyi yirmi birinci yüzyılda da görmekteyim.
Örnek vermek gerekirse şöyle bir benzetme yapacağım:
Muhsin Yazıcıoğlu; Ülkü Ocakları’nın genel başkanlığını yürüttükten sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nin genel başkan müşavirliğine kadar yükselen ve 12 Eylül Darbesi'nde ödediği bedeller ile tanınan, ayağını bizim medeniyetimize basarak yürüyen bir adamdı… Zaten bu dürüstlüğü ve Misak-ı Millî’ye olan sadakati onu her evin cenazesi yaptı. Yani kut Muhsin Yazıcıoğlu’na da gülmedi. Ama 2003 yılında kut Recep Tayyip Erdoğan’a güldü ve Başbakan Erdoğan bence bu yılları yüksek verimlilikle geçirdi; Misak-ı Millî’ye olan yemin 2005 Afrika Açılımı ile tazelenmiş oldu. Fiili olarak buralarda olmak 21. yüzyılda çok zor ama bu da başarıldı. AK Parti iktidarı her ne kadar ilk kurulduğu, milletin kalbine kurulduğu o çizgide devam etmediyse bile 2024 yılında Suriye’nin kurtulmasıyla beraber hâlâ daha Misak-ı Millî’ye olan yeminin etrafında toplanılıyor olduğunu gösterdi.
Gerek Enver Paşa talihli olan Muhsin Yazıcıoğlu, gerek Mustafa Kemal Paşa talihli Tayyip Erdoğan… Ama Türk tarihinin bölünmez bir bütün olduğunu ve devlet geleneğimizin her dönüm noktasında Misak-ı Millî ile tazelendiğini hiçbir gerçek değiştiremedi.