Neden Gelişmiyor Bu Ülkeler?
İngiliz filozof Alfred North Whitehead on yedinci yüzyılı “Dahiler Yüzyılı” olarak adlandırmıştı. Çünkü Rönesans’ın gelişimini tamamlamaya yakın olduğu ve yazılı tarihe göre modern bilimin ortaya çıktığı zamanlar bu zamanlardır. Lakin on sekizinci yüzyıl ise gelişen modern bilimin bir harman haline getirildiği “Aydınlanma Çağı” olarak tanınmış oldu. Yani yazılı tarihin babaları olan Batılılar, insanlığın ilkelden gelişmişliğe ya da basitten bütüne doğru evrildiğini ve bunun da gelişmişlik olduğunu kabul ediyorlardı. Esasen bakınca on beşinci yüzyılın sonunda Kastilya Kraliçesi I. Isabella’nın destekleriyle temelleri atılan emperyalizm, on sekizinci yüzyılda Batı egoizmine evrildi. Yani en gelişmiş ve tekâmül etmiş olanlar onlardı ve diğerlerini geri kalmış olarak görüyorlardı. Sömürgeciliğin başlamasıyla kölecilik de artmış oldu ve bu milletleri susturabilmek adına yeni bir kavram icat etmek gerekli göründü. "İlerlemiş ülkeler" ve "Geri kalmış ülkeler" teriminin yerini böylece "Gelişmiş" ve "Gelişmekte olan ülkeler" terimi aldı. Bence emperyalizmin en sinsi hali… İçimizdeki Amerikancılar buna öyle bakmıyor; modernitenin getirdiği her şeyin oldukça makul ve kabul edilebilir olduğunu, gelenekselin ise yerini artık kurmaca otantizme bırakması gerektiğini söylemektedirler. Örnek vermek gerekirse:
“Keten pantolonu bırakın; ucuz ve rahat ama sağlıksız olan kot pantolon giyinin.” der. Ama sağlıksız ifadesini, kurduğu kapitallerde dile getirmez.
Yirminci yüzyılın ortalarından itibaren Afrika kıtasında yoğunlaşan bağımsızlık mücadeleleri ile beraber on yedi ülkenin bağımsızlığını kazanması, icat edilen bu yeni kavram için yeni bir tatbik sahası olmuştur. II. Dünya Harbi’nden sonra, Türk hükümetinin Amerikalıların tarafında yer alması ile biz de gelişmekte olan ülkeler tasnifine dâhil edildik. Yirmi üç yaşındayım ve babam yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyaya geldiğinden beri Türkiye bir türlü gelişemedi. Tabii bu sessiz bir safsata bana göre çünkü yirmi birinci yüzyılda postmodern darbenin izleri devam ederken AK Parti Hükümeti ilk on yılını bu izlerden arınmaya ve gelişmekte olan ülkeler kavramının üstüne astar boya çekmekle geçirdi. Ve bu, onu ilk on yılda kudretli bir iktidar yaptı.
Esas konuya dönecek olursak, icat edilen bu kavram şüphesiz kapitalizmin hegemonyası için toplumlardaki boş gedikleri doldurmakta başarılı oldu çünkü bu kavram tüketim toplumunu da doğurmuştu. Türk milleti tüketim toplumu olmaya en çok dirayet gösterenlerden biri oldu. Sebebi ise Anadolu irfanının bilmediği şeyleri çok kurcalamamak gibi bir huyu olduğundan, buna ilk televizyon ile tanışan insanımızın makine içinden kendisinin izlendiğini düşünmesi örnek olarak verilebilir.
Ya da hegemonyanın bizim bir şeylere sempati duymamız için çalıştığı da aşikârdır; yani bir zamanlar Türkiye için “Biz voleybol ülkesiyiz!” diye söylemler, propagandalar yapılıyordu. Ama sokaklarımızda voleybol oynayan çocuk neredeyse bulamazsınız.
Hegemonya meselesini ise biliyoruz ve ciddiye alıyoruz ama Marksistler gibi değil; çünkü biz Müslüman Türkler sadece Allah’a kulluk ederiz ve yardımın sadece Allah’tan geleceğini biliriz. Yani bir hegemonya tasviri yapılacaksa nitekim bu sınırlar çerçevesinde olanı bizi ilgilendirir ve biz ortadaki ahvale göre yakınlarımıza hakkı ve sabrı tavsiye etmekle mükellef oluruz.
Yani bize Allah’ın her şeyi biliyor olması kâfi gelmelidir.