Mizaçtan Mürekkebe: Kalem ve İnsan
İçinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyıl, şüphesiz insanlık tarihinin en hızlı, en sabırsız ve en mekanik dönemlerinden biri olarak şekillenmektedir. Her şeyin saniyeler içerisinde tüketildiği, anlık hazların yegâne mutluluk kaynağı sayıldığı ve eşyaların ruhsuzlaştırılarak birer kullan-at nesnesine dönüştürüldüğü haz ve hız çağında yaşamaktayız. Anlık tatminlerin, yüzeysel ilişkilerin ve göz açıp kapayıncaya kadar heba edilen zaman dilimlerinin gölgesinde, derinliği ve anlamı günden güne kaybediyoruz. İşte tam da bu niteliksiz ivmenin ortasında, masanın üzerinde vakur bir sükûnetle duran bir dolma kalem, sıradan bir kırtasiye gereci olmanın çok ötesine geçerek, bu baş döndürücü ve ruhen fakirleştirici zamana bir nebze olsun baş kaldırmanın, yavaşlamanın ve özü hatırlamanın soylu bir simgesi haline gelir.
Geleneksel dünyadan modern zamanların karmaşasına uzanan bu felsefi başkaldırı, esasen nesnelerin isimleriyle, işlevleriyle ve insan ruhuyla kurduğu bağda gizlidir. Günümüzün en yaygın ve erişilebilir yazım aracı olan tükenmez kalemi düşünelim. Adı üstünde: "tükenmez". Oysa bu tanımlama, dilsel bir illüzyondan ve güpegündüz söylenen bir yalandan ibarettir. İsmiyle dürüstlük bağını koparmış olan bu kalem, kullanılmaya başladıktan kısa bir süre sonra mürekkebini tüketir, mekanizması takılır ve o süslü plastik gövde bir anda çöp kutusunun karanlığına terk edilir. Tükenmez kalem, seri üretim Çin malı plastik oyuncaklarla tamamen aynı kaderi ve zihniyeti paylaşır. Bir süre elinizde tutarsınız, oyalayacağı kadar oyalar, sahte bir işlevsellik sunar ve ardından tamamen niteliksiz bir atağa dönüşür. Çağımızın modern insanı da bu nesneyle paralel bir sürükleniş içindedir; her şeyin "tükenmez" olduğunu zannederken kendi iç kaynaklarını hızlıca tüketir.
Tükenmez kalem, yirmi birinci yüzyılın o yüzeysel, köksüz ve pragmatik mantığını kusursuz bir biçimde temsil eder. Hızlıdır, külfetsizdir, hazırlık gerektirmez; fakat tam da bu yüzden ruhsuzdur. Sizi bencilce bir hıza zorlar, zihinde beliren düşünceleri tartıp biçmeden kağıda dökmenizi ister. Kelimeleri ardı ardına sıralatırken, o kelimelerin taşıdığı manevi yük, duygu ve derinlik üzerine tefekkür etmenize asla fırsat tanımaz. Oysa nitelikli bir yazı, hızın değil, sükûnetin ve demlenmiş zihnin ürünüdür.
Dolma kalem ise tükenmez kalemin temsil ettiği bu sığ anlayışın tam zıttı bir varoluş felsefesine sahiptir. O da tıpkı tükenmez kalem gibi ismiyle müsemmadır: İçini mürekkeple doldurursunuz. Ancak dolma kalemin gerçekleştirdiği bu "doldurma" eylemi, yalnızca mekanik bir hazneden veya hazneye çekilen sıvıdan ibaret değildir. Dolma kalem, zamanla kullanıcısının zihnini, kalbini ve estetik algısını da dolduruşa getirir. Ne var ki bu dolduruş, insanı fevri kararlara, aceleci hükümlere, yüzeysel düşüncelere veya hızlıca söylenmiş yalanlara iten bir kışkırtma kesinlikle değildir. Aksine, insanı yavaşlatan, dinginleştiren, ciddiyete davet eden ve yazdığı her kelime üzerinde durup düşünmeye sevk eden soylu bir dolduruştur.
Mürekkebin kağıdın dokusuyla buluştuğu o ilk andan itibaren dolma kalem, sahibini acele etmemeye, zamanın akışına saygı duymaya davet eder. Çünkü bilirsiniz ki kontrolsüzce ve özen gösterilmeden karalanan bir satır, mürekkebin kağıda uyum sağlamasına engel olacak, netliğini bozacak ya da kağıdın hak ettiği estetik değere zarar verecektir. Bu yüzden dolma kalemle yazılan her metnin muhtevasında her zaman doğal bir durulma, bir berraklık mevcuttur. O yazının arka planında yaşanmışlıklar, süzülmüş duygular ve geçmiş tecrübelerden çıkarılmış kıymetli dersler saklıdır. Kalemi mürekkeple doldururken harcadığınız o birkaç dakikalık ritüel, aslında doğrudan zihninizi yazacağınız düşüncelere hazırlama ve dış dünyadan soyutlanma seansıdır. Mürekkep yavaşça hazneye dolarken, sizin zihniniz de anlamla, sabırla ve insan olmanın getirdiği o derin duyarlılıkla dolar.
"Dolma kalemin haznesine dolan mürekkep, sadece kağıdı renklendiren bir sıvı değildir;
o, insanın iç dünyasından süzülen duyguların ve demlenmiş düşüncelerin somut bir kütleye dönüşmesidir."
Dolma kalem, yazma eylemini sıradan bir işlev olmaktan çıkarıp sanatsal bir deneyime dönüştürmekle kalmaz; aynı zamanda sahibinin karakterini, duygu dünyasını ve mizacını dürüstçe dışarı yansıtan bir aynaya dönüşür. Her insanın parmak izi nasıl farklıysa, seçtiği dolma kalem ve o kalemle kurduğu bağ da mizaç kadar şahsidir. Seçilen uç yapısı, kalemin ağırlığı ve gövde rengi, insanın iç dünyasındaki yansımaların kağıt üzerindeki somut ifadesidir.
Eğer sert mizaçlı, kararlı, otoriteryen veya net çizgilere sahip bir kişiliğiniz varsa, eliniz gayriihtiyari tok renklere, ağır gövdelere ve kalın uç yapılarına (Broad/Stub) kayar. Yazınız kağıt üzerinde gür, tok ve kendinden emin bir ses gibi çınlar; attığınız her imza, kurduğunuz her cümle o güçlü ve tavizsiz karakterinizi doğrudan temsil eder. Kağıda bastırdığınızda mürekkebin cömertçe akışı, mizacınızdaki tok duruşun görsel bir ifadesine dönüşür.
Öte yandan, eğer daha naif, kibar, detaylara önem veren, duygusal derinliği yüksek ve uzun saatler boyunca kağıdın başından kalkmadan yazmayı seven biriyseniz, tercihinizi zarif, ince uçlardan (Fine / Extra Fine) yana kullanırsınız. Satırlarınız adeta kağıdın dokusu üzerinde bir kuğu gibi süzülür; kağıdı yormaz, gözü yormaz ve uzun bir yolculuğun getirdiği o zarif inceliği taşır. İnce uç, zihninizdeki karmaşık düşünceleri en küçük ayrıntısına kadar titizlikle işleme imkanı tanır.
Zaman ilerledikçe insan ile kalemi arasındaki ilişki, basit bir araç-gereç kullanımının çok ötesine geçer. Bu süreç, zamanın yıpratamadığı, aksine olgunlaştırdığı kutsal bir evlilik bağını andırır. Bir evliliğe adım atıldığında, iki ayrı dünyadan gelen insanın birbirine tam anlamıyla uyum sağlaması zaman, sabır ve emek gerektirir. İlk günlerdeki bocalamalar, alışkanlık farklılıkları ve küçük pürüzler; birlikte geçirilen yıllar içinde yerini derin bir anlayışa, sessiz bir mutabakata ve karşılıklı şekillenmeye bırakır. Uzun yıllar aynı yastığa baş koyan eşler, zamanla birbirlerinin mimiklerini, huylarını ve tepkilerini öğrenir; kendi köşelerini ve sertliklerini karşısındakinin varlığına göre yavaş yavaş yontarlar.
İşte bir dolma kalemle kurulan uzun soluklu ilişki de tam olarak bu evlilik dinamiklerine benzer. Dolma kalemin ucu, ister altın ister çelik olsun, ilk alındığında henüz işlenmemiş bir potansiyele sahiptir. Zamanla sizin kalemi tutuş açınıza, kağıda uyguladığınız basınca ve elinizin eğimine göre uç malzemesi mikron seviyesinde aşınmaya başlar. Yıllar süren kullanımın ardından kalemin ucu, artık yalnızca sizin yazış biçiminize özel benzersiz bir açı kazanmıştır. Başka biri o kalemi eline aldığında aynı akıcılığı ve konforu bulamaz, hatta kalem ona direnç gösterebilir; çünkü o kalem artık yalnızca sahibinin eline göre şekillenmiş, sahibine sadık bir uzuv haline gelmiştir.
Aynı etkileşim tersine de işler: Sizin parmaklarınız da zamanla kalemin gövde kalınlığına, ağırlık merkezine ve tutuş yüzeyine göre biçim alır. Parmağınızda oluşan hafif bir nasır, tutuş açınızdaki o küçük değişim, kalemin sizde bıraktığı kalıcı bir izdir. İki taraf da birbirini yontmuş, birbirinin varlığına göre biçim almıştır. Bu karşılıklı dönüşüm, modern çağın "hemen tüket, eskiyeni yenisiyle değiştir" şeklindeki yüzeysel felsefesine verilen en nitelikli cevaptır. Bir dolma kalemi kolayca atmak veya feda etmek mümkün değildir; çünkü o kalemde yılların getirdiği bir yaşanmışlık, ortak bir hafıza ve birlikte inşa edilmiş büyük bir emek vardır.
Özetle belirtmek gerekirse, dolma kalem kullanmak sadece nostaljik bir heves, elitist bir hobi veya görsel bir fantezi değildir. Dolma kalem, hızın hazza dönüştürülerek tahrif edildiği, sahteliğin "tükenmezlik" maskesi altında sunulduğu çağdaş dünyaya karşı geliştirilmiş sessiz, vakur ama son derece kararlı bir başkaldırıdır. İçini mürekkeple, zihnini ise hakiki duygularla dolduran; cümlelerini kurarken acele etmeyip seçerek, hissederek ve yaşayarak yazan insan için dolma kalem bir gereç değil, bir hayat yoldaşıdır.
Mizacımızı yansıtan rengiyle, sabırla atılan her satırda elimize ve ruhumuza göre şekil alan ucuyla bize insan olmanın gerektirdiği derinliği, zamanın kıymetini ve gerçek bağlılığı hatırlatır. Tıpkı olgun bir evlilik gibi, geçip giden yılların eskitemediği, aksine yaşandıkça değeri artan kutsal bir bağdır bu. Ve belki de bu yüzden, plastiğin ve yapaylığın egemen olduğu bu yirminci yüzyıl artığı hız çağında bir dolma kalemin kapağını yavaşça açmak; insanın kendi ruhuna, kendi hakikatine ve içsel sükûnetine doğru attığı en dürüst adımdır.
KISACASI DOLDURUŞA GELELİM DOSTLAR...