Osmanlı İmparatorluğu’nun en fırtınalı, en çalkantılı ve trajik yıllarına damgasını vuran Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Türk tarihinin tartışmasız en nev-i şahsına münhasır, en cesur ve hülyalı figürlerinden biridir. Tarih sahnelerinde imparatorluğun çöküşünü durdurmak için gövdesini siper eden bir asker, coğrafyaları aşan bir stratejist olmanın ötesinde Enver Paşa, tıpkı adının taşıdığı o aydınlık mana gibi, çöken bir dünyada Türkistan coğrafyasına, Kafkaslar’a ve ezilen Türk illerine nur ve ümit saçan gerçek bir kahramandır. Onun askeri ve siyasi zekası, yalnızca cephe hatlarında kılıç sallamakla kalmamış; askeri pragmatizmi ve derin stratejik öngörüyü bir araya getirerek imkansız gibi görünen şartlarda bile mucizeler yaratmıştır. Bunun en somut ve tarihi örneği, 1918 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Kafkasya’da hayata geçirdiği stratejik dehadır. Brest-Litovsk Antlaşması ile elde edilen Kars, Ardahan ve Batum gibi Elviye-i Selâse kazanımlarını resmi diplomasi arenasında ve Almanya gibi müttefiklerin emperyalist baskıları karşısında riske atmamak adına, Trablusgarp’ta Senusileri teşkilatlandırırken edindiği gayrinizami harp ve gizli örgütlenme tecrübesini devreye sokmuştur. Osmanlı Devleti’ni resmi taraf kılmadan, öz kardeşi Yarbay Nuri Bey’e paşalık unvanı vererek yetkilendirmiş ve Gence merkezli "Kafkas İslam Ordusu"nu kurdurmuştur. Tamamen bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğmuş bir halk hareketi izlenimi verilen bu dahiyane teşkilatlanma hamlesi, 15 Eylül 1918’de Bakü’nün Rus ve Ermeni işgalinden kurtarılmasını sağlamış; Azerbaycan Türklerinin varoluş mücadelesine harç olmuştur. Bugün Hankendi’nin ana caddelerinden birine Enver Paşa’nın adının verilmiş olması, Bakü’deki Şehitler Hıyabanı’nda yükselen Nuri Paşa Anıtı ve iki ülkenin Şuşa Beyannamesi ile taçlanan köklü dostluğu, Enver Paşa’nın attığı o stratejik tohumların asırlar sonra bile “İki Devlet, Tek Millet” vizyonunun temel taşını oluşturduğunu kanıtlamaktadır. O, idealleri uğruna sınır tanımayan, Türk dünyasının bağımsızlığı ve birliği için gözünü kırpmadan ateşe atılan bir vizyonerdir.
Ancak Enver Paşa’yı yalnızca Harbiye Nazırlığı koltuğundaki sert kararlarıyla, askeri dehasıyla veya Pamir Dağları’nın eteklerinde elinde kılıcıyla şehadete koştuğu o destansı sonla değerlendirmek, onun insan ruhundaki derinliği eksik bırakmak demektir. Cephelerde cephe gerisini, kurşun yağmurları altında yüreğindeki ince sevdayı taşıyan Enver Paşa, asker kütüklerinin ve cenk meydanlarının ötesinde, son derece duygusal, içli ve sevdalı bir adamdır. Büyük bir imparatorluğun kaderini omuzlarında taşıyan, binlerce askerin sevk ve idaresini yöneten bu koca paşa, sarayda bıraktığı biricik sevdiceği Naciye Sultan’a yazdığı mektuplarda, o sert stratejist kimliğini tamamen bir kenara bırakır ve bambaşka bir ruha bürünür. Mektuplarında eşine "Naciyem, ruhum, efendiciğim, cicim" diyerek seslenen, tutku ve zarafet dolu satırlar kaleme alan bu adam, aslında insanüstü sorumlulukların altında ezip geçilemeyecek kadar sıcak bir yüreğe sahiptir. Savaşın tam ortasında, barut kokuları ve ölüm çığlıkları arasında dahi yüreğindeki o masum aşkı canlı tutabilmiş; ülkücü ruhunu, derin eş sevgisi ve insani inceliklerle beslemiştir. Onun bu iki tarafı—bir yanda Türkistan steppe’lerinde İslam ve Türk dünyasına ümit olan cesur ve gözü pek bir kahraman, diğer yanda sevdiğine kul köle olan duygu dolu bir aşık—Enver Paşa’nın karakterini sıradan bir tarihi şahsiyet olmaktan çıkarıp, adeta romantik ve trajik bir edebiyat kahramanı seviyesine yükseltir. Onun mektupları, devasa ideallerin arkasında saklanan o samimi ve savunmasız insanı bizlere göstererek, Paşa'nın portresini tamamlayan en kıymetli aynadır.
Ne yazık ki yakın tarihimizin en karmaşık sayfalarında yer alan Enver Paşa, ideolojik tarafgirlikler ve taraflı tarih okumaları nedeniyle uzun yıllar boyunca Türk toplumuna yanlış, eksik ya da tek taraflı anlatılmış, hafızalardan unutturulmaya ve yok sayılmaya çalışılmıştır. Ancak tarih, hakikati eninde sonunda gün yüzüne çıkaran tarafsız bir hakemdir. İmparatorluğun son günlerinde Çanakkale’den Kafkaslar’a, Trablusgarp’tan Pamir Dağları’na kadar uzanan o devasa coğrafyada, Türk milletinin bağımsızlığı ve bekası için çarpışan Enver Paşa, bölünemez ve mutlak surette sahip çıkılması gereken milli tarihimizin en şerefli şahsiyetlerinden biridir. O, yalnız hatalarıyla değil, sarsılmaz inancı, gözü karalığı ve Türk dünyasına biçtiği o büyük vizyonla anılmayı hak eden bir tarih abidesidir. Yaşamı boyunca hayallerinin ve ideallerinin peşinde koşmuş, bu yolda canını seve seve feda ederek tarihimizde "Şehîd-i Âlâ" ve "Gazi-i Nâmdar"unvanlarıyla ölümsüzleşmiştir. Bugün, Doğu Karabağ’ın özgürleşen sokaklarında adının yaşatılması, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sarsılmaz ahde vefa ve Türkistan coğrafyasındaki bağımsızlık ruhu, Enver Paşa’nın diktiği ümit fidanlarının meyvesidir. Şüphe yok ki, askeri dehası, teşkilatçı kabiliyeti, Naciye Sultan’a olan derin sevdası ve Türk dünyasına saçtığı o hiç sönmeyen ümit ışığıyla Enver Paşa, milletimizin gönlünde ve tarihin altın sayfalarında hak ettiği o yüce ve dokunulmaz yeri sonsuza kadar koruyacaktır.
RAHMET OLSUN RUHUNA...